Pazar, Mayıs 11
ruh, beden, zaman
insan vücudundaki hücrelerin 7 yılda bir yenilendiğine dair bir şeyler duydum bir yerlerde. öyle mi gerçekten? yani şu an vücudumdaki hiçbir hücre 7 yıl önce benimle değil miydi? yani şu an şu harfleri tuşladığım iki elimin yerini 7 yıl sonra aynı görünen başka iki el mi alacak? „bedenim“ dediğim şey „an“lık mı yani?
peki ya ruhum? bedenim gibi değişken mi o da? değilse eğer, bu karanlıklar hep mi benimleydi? bugün yaptıklarımı 7 yıl önce de yapar mıydım?
Etiketler: hayat, kendi kendime
poema 20
şeker gibi bu gece hava. yaz gecesi gibi. balkonda otururken bu şiiri aklıma düşürecek kadar güzel. bakayım bi dedim, buldum. şimdi, ilk kez okuyor gibiyim.
"es tan corto el amor, y es tan largo el olvido."
"ne uzundur unutuş, ah ne kısadır sevda."
pablo neruda
simdi (gece 3.52) fark ettim, sait maden cevirisinde iki dize eksik.
"la misma noche que hace blanquear los mismos árboles.
nosotros, los de entonces, ya no somos los mismos."
"ve aynı gece işte, aynı ağaçlara ak düşüren.
ama biz, şu andakiler, artık aynı değiliz."
demis reha yünlüelEtiketler: kendi kendime
Cumartesi, Mayıs 10
"aziz amca, game over, insert coin!"

Etiketler: höy löy löy
Perşembe, Mayıs 8
buradan yak

rüyamda sigara içtim. bir tane de değil, dokuz on tane, arka arkaya, fosur fosur. sonrasında koca bir pişmanlık.
şimdi yatar uyursun, uyandığında unutursun nasılsa diye avuttum kendimi. uyandığımda rüyamı bile hatırlayamayacak kadar başım ağrıyordu.
sigarayı bırakalı ne kadar oldu, bilmiyorum. birkaç ay geçti, her türlü bağımlılıktan kurtulmaya çalıştığım günler olmalı. her şeyi ertelediğim gibi bunu da erteliyordum, sonra bir gün radyoda pat diye sigara yasaklandı. stüdyodan çıkmış, sabahın ilk sigarasını yakmıştım. mavi tulumlu birinin koridorda duvara monte edilmiş kültablalarını sökmeye çalıştığını gördüm. kafasını kaldırıp
artık burada içmek yasak dedi. az önce söktüğü kültablasını bana uzattı; sigaramı söndürmem için elbette. yok mok dedim, inatla söndürmedim o sigarayi ama, ertesi gün bıraktım. üç saat süren yayınlar boyunca tek bir sigara içmeden duramazdım.

bu kez aynı hatayı yapmayacağım. kaç ay geçse de üstünden, ben artık bağımlı değilim, bir tane içsem bir şey olmaz demeyeceğim. beceremiyorum çünkü öyle
„arada bir, kahveyle beraber bir sigara tüttürmeyi“. o bir tane birkaç ay içinde günde bir paket oluveriyor.
önceleri sigarayı özletiyor diye uzak durduğum alkolle de aram yok ne zamandır. birkaç kez hayır deyince de fark ettim ki, çoğu zaman gerçekten istediğim için değil, „duruma uyduğu“ için içiyormuşum meğer.
alkol bir yana da, sigarayı bıraktığımı ne zaman hatırlasam kendimi iyi hissediyorum. demek ki diyorum, sandığım kadar güçsüz değilmişim, demek ki uygulayabildiğim kararlar da varmış. son zamanlarda verildiğiyle kalan onca karardan sonra…
Etiketler: olup biten
Cumartesi, Mayıs 3

ayaklarım toprağa değdi bugün. biraz güneş, biraz sabahattin ali, biraz bulut seyredip benzetmece. o kadar.
ha, bir de sabah pazarda kulağıma çalınan bir diyalog:
- bana bi kiz tavlasana! („bir kilo domates alsana“ vurgusuyla)
- olur, tavlarım.
simi döndü, gördünüz mü?
Etiketler: foto, olup biten

hatırlamaya çalışıyorum, olmuyor! o günden tek bir resim kalmış aklımda. bir tek an. ve o cümle. öncesi yok, sonrası yok. niye o resim? ne zaman kaybettim öncesini, sonrasını? bir anlamı var mı ya da?
öylesine bir günden, öylesine bir detay. neden diğerlerine karşı galip gelir de, hala aklımda dolanır durur? peki ya sen? sen hatırlıyor musun o anı acaba.
Etiketler: iz birakanlar, kendi kendime
Cuma, Nisan 25
karşı yakadan

yürüyorum. uzun uzun. iyi geliyor.
Etiketler: foto, kendi kendime
Perşembe, Nisan 24
beceremiyorum, hepsi bu...
biri çıkıyor, seneler seneler öncesinden; „pıt“ diye dokunuveriyor bir yerime. o „pıt“ pıtır pıtır oluyor bir anda; yaş oluyor, dökülüyor gözlerimden. „gördüğün ilk su birikintisine okyanus dersin“ diyor; „benden alacaklı“ diyorum; „siktir et alacaklıları“ diyor, „sen verirken hiç borç diye vermedin ki!“
ikna olmak istiyorum, ama beceremiyorum.
Etiketler: kendi kendime
Çarşamba, Nisan 23
hayat çizgisi
yukarıdan bakınca her şeyi görebiliyor insan. bazen. bulut yoksa ortalarda, fırtına yoksa. sokakları ayırt edebiliyorsun, taksiler sarı böcekler gibi. ve bazen çıkış yolu, çözüm, asıl problem veya doğru sözcük yukarıdan daha net görünüyor. insanlarla „yüzleşmek“ yerine, kafalarına ve omuzlarına bakınca… karşındaki insanın tedirgin mimiklerinin, senin dikkatini dağıtmasına izin vermek yerine, harita üzerindeki istikametine göre karar verince… yanlış sokağa dönmek, fazladan bir „evet“ gibi, ya da eksik bir „evet“.
kendime not:
yukarıdayken planı eline çiz. inerken yanlış yapmaktan korkma; sıradanlıktan, günlük telaşlardan, kendinden ya da zamandan korkma. indiğinde elinde bir plan olacak. terden biraz dağılmış olsa da üzerindeki çizgiler, hiç yoktan iyidir.
Etiketler: kendi kendime
Salı, Nisan 15
heyamo'dan
telgraf
"bak işte, kendini bıraktığın o yerde, bulan olmadı seni.sen değil miydin en hazin masalını bile ihtişamla anlatılır kılmaya çalışıp, kendine durmadan şaşırtıcı sonlar arayan? en “buldum” ânında neyi bulduğunu anlamamaklı, etrafa çocuk gözlerle bakan peki, ikide bir korktuğu başına gelen, gözünün önündeki çukurlara düşüp duran sen değil miydin? biraz acı lazımdı sana çok değil, biraz örselenmeliydin fazla yaralanmadan, biraz canın sıkılmalıydı; ama hep acelesi olan, varacağı yeri bilmeden koşturup duran, “geldik” anda dönüşe heveslenen, aslında varacağı bir yeri de olmayan, nice gece ışıksız gözlerle, geceden güne dönen, sen değil miydin?
bazı hayat tarife uymuyor işte, zamana tutunuyor rotasız, haritasız… sorsalar, kimseye söylenmeyecek sırların olsa, içine atsan, hiç unutmasan, yine böyle bir zaman gelip çatsa, ansızın dökülmeye başlasa dilinden en çok kime uzak hissettiğin kendini, en çok hangi şehrin hangi semtini hasretle anımsadığın, en çok hangi yemeği yerken aşka daha yakın olduğun ve ağlamak için neden bunca zaman beklediğin… artık bir tarifi olsa yani şu yaşadığının, bir haritası en azından, varılmayacak olanı. ondan sonra sislerin dağılır belki, ondan sonra durursun yine durduğun yerde. ondan sonrası uzak, hem de çok uzak,
içinden telgraf direkleri geçen şehirler gibi…
bak işte, bulan olmadı seni, kendini bıraktığın o yerde. sen değil miydin sadece kelimelerle bile bir süre idare edip, sonunda o bilmediğin ama, senin içinliğinden şüphen olmayan noktasına yaşamın, bir çırpıda işte, bir anlık karanlığın ardı sıra, –artık o an ne kadar sürecekse, hangi takvime göre– aydınlanır aydınlanmaz ortalık, tam da orasına işte yaşamın, bir buluşma gibi çıkacak olan? sonrasında bir süre, uzunca hem de, hiçbir şey yapmayıp, hiçbir şey başka, düşünecek, düşünecektin…
önce öykülerini yitirmeye başlarsın, sonra resimler gider koşar gibi, en son isimler… baş başa kalırsın tarihinden arınmış, anısız gününle… sonra… ondan sonrası hep acı, ondan sonrası hep acıklı,
içinde “telgraf” geçen türküler gibi…
boş ver, dersin, neyse işte, neyse ne."Etiketler: secmece
Pazar, Mart 30
"hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim."*











bazen azalir insan. niye'sini bilir, nasil'ini her gün yasarsin da, üzülmezsin buna. daha da azalmak, daha da kücülmek, kaybolmak istersin. yer yarilsin, yerin dibine gir istersin.
bazen en agir cezayi kendi kendine vermek istersin de, bunu nasil yapacagini bilemezsin. ama bilirsin ki, kendi yargicin oldugun mahkemeden gayrisi aklayamaz seni. her gün yeni bastan görülür dava. her durusmada vicdanin gelir karsina oturur. karsi tarafin sahididir kendi vicdanin. hatani bir kambur gibi sirtinda tasimaktan baska cikar yol bulamazsin.
bazen söyleyecek onca sey oldugu halde, sözcükler bogazina dizilir kalir. bilirsin; kendini zor ikna ederken sayikladiklarin, baskasina dinletemezsin.
bazen biletler alirsin. o yolculuklara hic cikamayacagini bilerek.
bazen her sey icin cok gectir artik. seni hayalini kurdugun yere götürecegini sandigin yol "cikmaz sokak" cikmistir.
bazen arinmak istersin sadece. beceremezsin, pislik üzerine yapismis gibidir.
bazen "batmis bir projedir hayatin, kör topal sonunu getirmeye calisirsin."**
* sabahattin ali - kürk mantolu madonna
** sayiklamalar
Etiketler: kendi kendime
Pazar, Şubat 24
Perşembe, Şubat 21
1993 - 2008
halattan
yangin merdiveni tasarlamistik. her an pencereden sarkitilabilecek yangin merdiveni. 3. katta yasiyorduk cünkü. önlem almak lazimdi. kendi evimize pek de uzak olmayan sehirlerde türkleri yakiyorlardi o günlerde; mölln'de 3 kisi, solingen'de 5 kisi; haberler geliyordu. buranin bir parcasi sayarken kendimizi,
"ötekiler" oldugumuzu ögreniyorduk. o gün bugündür unutmadik. böyle korkular unutulmuyor.
aradan 15 yil gecti. alman vatandasiyim artik. yine haberler geliyor. yine sagi solu yakiyorlar. "ötekiler" yine endiseliyiz. merak edenler arayip soruyorlar, "sakiniz" diyorum onlara, "abartacak bir sey yok". "sen türkiye'de yasarken endiselenmiyorsan, ben burada hic endiselenmem" demiyorum ama.
tbmm insan haklari komisyonu varmis. bir de baskani varmis. zafer üskül'müs adi.
"almanya'daki türk toplumu endiseli" demis,
"alman yetkililerin yanginlarin irkci saldiri olmadigi yönündeki aciklamalarindan rahatsiziz" demis,
"gelismeler bazi tepkiler dogurabilir" demis.
bu konu hakkinda konusmak dahi istemiyorum aslinda, bir sey de yazmayacaktim; ama bunu duyunca dayanamadim. zafer beyin baskanligini yaptigi komisyon gözünü buralara dikecegine, daha yakinlarina baksa ya önce. merak etmesin, burada
azinliklar türkiye'deki kadar "korunmasiz" degiller. yaralar yok sayilmiyor burada, ne kadar derin olsalar da iyilestirilmeye calisiliyor.
15 yil önceki yanginlarda milyonlar dökülmüstü sokaklara. günler boyunca. okuldaki sira arkadasim, komsumuz, ögretmenim, cocuklar, yaslilar, yasadigim ilcenin belediye baskani, ve hatta alman cumhurbaskani. bu kez de, ludwigshafen yangininin kundaklama olup olmadigi henüz belli olmadigi halde, alman yetkililer törenlere katildilar. normali de bu, degil mi?
peki
türkiye'de? istanbul'da hrant dink, trabzon'da rahip santoro, malatya'da türk ve alman hristiyanlar. irkci, dinci saldirilarda öldürülmedi mi bu insanlar? hangisinin cenazesinde bir devlet yetkilisi vardi? ve ben neden bu cinayetlerin davalarindan dahi
"adalet" umamiyorum?
sivas katliaminin, adi sani belli kilit isimleri hala korundugu icin olabilir mi örnegin? ne söylense bos sanki.
bu ülkede 37 insanin yanarak can verdigi yerde, kebap yemeyi kaldiran mideler var.Etiketler: dünya meseleleri
Pazartesi, Şubat 4
Çarşamba, Ocak 30
ninni
uy
ku
tut
mu
yor
...
dön
dur
dön
dur
ek:
christian aradi bugün.
telefon caldiginda neredeyse henüz uykuya daldigim icin acmadim. iki saat sonra telesekreterdeydi sesi: "az sonra ucaga biniyorum, öglen bir kahve icelim mi?" diyordu. bir yandan dislerimi fircalarken, bir yandan da bulusacagimiz yeri tarif ettim ona. 45 dakika sonra yanindayim derken pijamam hala üstümdeydi, gözlerim de sisti.
o "bir" kahve, "yedi sekiz" kahve oldu. bolca berlin dedikodusu yaptik. "insanlar degismiyor, cikar bunu aklindan" dedi, "bahane bulmakta üstümüze yok" dedi, "dag ve vadi insanisin sen, ova degil" dedi.
"dogru söylüyorsun" dedim.
Etiketler: kendi kendime
Pazartesi, Ocak 28
gereksiz gercekler
1. sade kahve, ne süt ne seker.
2. kibris cikarmasindan bir hafta önce, bir cumartesi gecesi dogmusum. doktorum yunanmis. annem korkmus.
3. arkadaslarimi hak etmedim. yine de yanimdalar.
4. artik rüyalarimi hatirliyorum. abuk seyler görüyorum, abuk rüya tabirleri kitabi hepsine ayni yorumu yapiyor.
5. vazgecemeyecegim tek bir esyam bile yok.
6. vücudumda bir dolu benim var.
7. kimsenin son nefesinde yaninda degildim, hic ceset görmedim.
8. evden radyoya giderken 18 trafik lambasindan gecmem gerekiyor. sabah yayina giderken hepsi yesil oluyor. eve dönerken hep kirmizilara takiliyorum.
9. havaalanlarini cok severdim. artik nefret ediyorum.
10. ilk arabam kirmizi, ilk bisikletim yesildi.
11. en sevdigim oyuncagim basparmagini emen bir mon chi chi'ydi. kardesimin dogarken annemin karnindan getirdigi uzaktan kumandali sari vosvos vardi bir de.
12. her firsatta saatlerce ayni sarkiyi dinliyorum.
13. cebimde neredeyse hic nakit para olmaz. haftalarca elimin paraya degmedigi oluyor.
14. hic kemigim kirilmadi. sadece bir kez burnumu catlattim.
15. topuklu ayakkabi giymeyi severim. buralarda hic sorun degil. ama türkiye'de topuklularla yürüyebilmek ayri yetenek istiyor.
16. ilk gittigim konser, bir sezen aksu konseriydi. vokalde sertab vardi. uzayli gibi paril paril gümüs renkli bir tulum giymisti.
17. aylardir yikayip yikayip ayni kotu giyiyordum. kici yirtildi.
18. "yazi mi, ses mi" diye sorsan, yaziya icim gider, ama yine de "ses" derim.
19. "tatli mi, tuzlu mu" diye sorsan, tuzlu derim. tuzlu ve eksi.
20. sevmedigim, ama bir türlü degistiremedigim huyum: patavatsizligim.
21. dün bir karar verdim. hatta iki karar verdim. ikincisi, ilk kararimdan kimseye söz etmemek.
21. karnaval'dan korkuyorum. buradakiler, "kendini karnavala birakmadan kölnlü olamazsin" diyorlar. kölnlü olmaya hic hevesli degilim.
22. bir blogum daha var.
23. bu halimden bunaldim. yipranmis, eskimis, kirlenmis. böyle degildim. merak ettigim sey, artik hep böyle mi kalacak, geriye dönüsü yok mu bunun? adaptation'da meryl streep'in haykirdigi gibi, "yeni bir ben"e, "her seyin yolunda oldugu zamanlardaki ben"e dönmek mümkün degil mi?
24. bu ülkede ölmek istemiyorum.
25. bu listedeki bir madde "yalan".
Etiketler: hayat, höy löy löy
eger
bir film olsaydi hayatim, su günlerimi agir, agdali ve olabildigince melankolik bir sarki esliginde -hangisi oldugu hic önemli degil- birkac sahneyle gecistirirdi senaryo yazari. fonda müzik, görüntüde ben. köln grilere batmisken ise gidip gelen, hic olmadik yerde arabasinin önüne firlayarak az kalsin ezecegi bisikletli kücük kiz cocugunu azarlayan, evde elinde cay fincaniyla kitap okumaya calisan, birkac dakika sonra kitabi bir köseye atan, battaniyenin altinda büzüsen, ve nihayet sabaha dogru yine koltugun üstünde uykuya dalan bir ben. birkac saniye boyunca, izleyiciye "bu da böyle bunalim bir dönemdi" hissini verecek birkac sahne iste.
böyle bitmez ama film, degil mi?
bitmez, bitmemeli. mevsim degismeli belki, ve bir yazi belirmeli perdede: "3 ay sonra", ya da ne bileyim, "1 yil sonra"... hooop, bunalimdan sonraki döneme gecmeli sahneler aninda. beni yerimde saydirmayacak, hikayeyi sürdürecek bir seyler olmali.
bir film olsaydi hayatim, öyle olurdu yani.
ama degil.
Etiketler: kendi kendime
Pazartesi, Ocak 21
verpflegungsmehraufwendungen
böyle bir kelime var almancada. doli bu garip dildeki "kümelesik" kelimelerden sözedince yazmadan duramadim. bu upuzuuun kelime, kayitlarimi didik didik ederek hazirladigim bir listenin basligi. 2006 yilinda attigim neredeyse her adimi kaydettim oraya. hemen hemen her is günümde 8 saatin üstünde ev disinda kaldigim, ve bir isten digerine kosturdugum icin, belli bir miktari vergiden düsebiliyormusum zira. sonra arabayla katettigim kilometreler icin ayri bir liste. kilometre basina 30 cent vergi indirimi. disarida yenen yemekler; taksi, ucak ve tren faturalari icin bir liste daha. o liste, bu liste derken, bitmek bilmedi. nefret ediyorum su islerden. serbest calismanin en igrenc yani su vergi hikayesi sanirim.
vergi danismanimin kapisini caldigimda kucagimdaki dosyalardan yüzüm görünmüyordu. adam alman, nasil da dogrucu davut. tam bir bucuk saat ona dosyalardaki ayrintilari anlattiktan, daha dogrusu anlatmaya calistiktan sonra yüzüme bakti ve "para biriktirdiniz, degil mi?" diye sordu. gayri ihtiyari "ne icin biriktirmem gerekiyordu?" diye sorma gafletinde bulundum. aydinlatti beni, sagolsun.
anladim ki -biraz gec oldu gerci ama- belli bir miktardan sonra, kazandiklarin kendi cebine degil, her firsatta türkiyelilerin almanya'da ne kadar da asalak bir yasam sürdüklerinden dem vuran alman devletinin kasasina giriyor.
"calis calis, bosuna" diye düsünüyordum ki, bugün bertelsmann vakfi'nin bir arastirmasi yayinlandi. almanya'daki göcmenlerin ülkeye yeterince entegre olmamalari, devlete her yil 16 milyar euroya maloluyormus. peh! hic umurumda degil, biz entegre olanlar, o acigi ödedigimiz vergiyle gani gani kapatiyoruz nasilsa.
fena mi, kendimi ise vermeyi sürdürmek icin ulvi bir neden buldum!
Etiketler: is güc, olup biten
Cumartesi, Ocak 12
gidelim buralardan
hep ayni rüya.
hep ayni uyanis.
her sey ayni.
"ben bir aniyi agirlamakla gecen hayatlardanim."
Etiketler: kendi kendime
Pazar, Ocak 6
isabel allende
ben bu kadini seviyorum!
fevkalade komik, ama ayni zamanda tüyleri diken diken eden sahane bir konusmasini dinledim. tutkudan bahsediyor. izledigine degecek,
buraya tikla yeter.

hayatimin en güzel 4 dakikasi dedigi olimpiyat macerasi da
surada.
Etiketler: dünya meseleleri
-
etki alanı posted at 12 Mayıs, 2008 06:56
-
Donna Quijote posted at 12 Mayıs, 2008 13:36
-
buzcevheri posted at 14 Mayıs, 2008 13:27
Yorum Gönder veya Yorumlarý KapatAh!
O beden neleri barındırmıyor ki!
7 yıl değil,7 dakikada bir hücre değişiyor olmalı..Zamanında hoş gördüğümüz olaylara tepki verebiliyoruz ve asla dediğimiz birşeyin içinde bulabiliyoruz aniden kendimizi....Değişen hücreler,galiba sosyal hayatımızı da değiştiriyor...
Ne dersin?
İçinden çıkılası bir durum gibi görünmüyor değil mi?
:-))
Sevgiler,
TüTü
yok TüTü,
hic icinden cikilacak gibi durmuyor gercekten de.
bu arada beyin hücrelerinin kendini yenilemedigini ögrendim. onlar olduklari gibi kaliyorlarmis. digerlerinin de yenilenme hizlari farkli farkliymis.
Ee ama sen hile yapmışsın. İlk paragrafı okuyunca ona dair bir yorum yapacaktım ki ikinciyi okuyunca yorumumun maddiyatı fikriyata kaydı. Neyse ortaya karışık yapalım.
Ben arada bir hücrelerimi öldürmeyi seviyorum. Özellikle gri hücrelerin yanması paranormal bir terapi benim için.
Karanlık faslına gelince karanlık hep vardı, tek değişen tonu. Mesela ben şimdi bozbulanık tonlardayım..